Defle zikir çekmek

Sual: Zikretmek için Avrupa’dan def istediler. Defin zilli olup olmaması fark eder mi?
CEVAP
Zilli olup olmaması fark etmez. Defle veya ney gibi başka çalgı aletiyle zikir çekilmez, ilahi söylenmez. Çünkü zikir de, ilahi de ibadettir. İbadete çalgı karıştırılmaz. Tasavvuf müziğinin dinde yeri yoktur. Resulullah efendimizin geldiği bir evde, küçük zenci kızları [cariyeler] def çalıp şarkı söylüyorlardı. Şarkıyı bırakıp, Resulullah’ı övmeye başladılar. Resulullah efendimiz, (Onu [yani beni övmeyi] bırakın, oyun arasında beni övmeyin! Beni övmek [ilahi söylemek] ibadettir. Eğlence, oyun arasında ibadet caiz değildir) buyurdu. (K. Saadet)

Resulullah efendimiz, Rübeyyi binti Muavviz’in düğününde, def çalarak Bedir savaşıyla ilgili kahramanlık türküleri söyleyen iki küçük kızı dinlemiştir. Bu esnada şarkı söyleyenlerden birisinin, (Aranızda, yarın ne olacağını bilen bir Peygamber var) demesi üzerine, Resulullah Efendimiz, (Bırak o sözü, önceki söylediklerine devam et, gaybı ancak Allah bilir) buyurmuştur. (İbni Mace)

(Beni övmeyi bırak, önceki sözlerine devam et!) buyurması haram işleyerek ibadet yapılamayacağını göstermektedir. Bunun küfür olduğu bildirilmiştir.

Kadınların düğünde kendi aralarında def çalıp oynamaları caizdir. (Redd-ül-muhtar)

İmam-ı Münavî hazretleri, (Mescitlerde def çalınmaz, yalnız nikâh yapılır) buyuruyor. (Hadika)

Bazı tarikatçıların yaptıkları gibi, dönmek, dümbelek, ney, saz çalmak haramdır. (Tahtavi şerhi)

Musikiden hâsıl olan şehvet lezzetlerini, ibadetten lezzet hâsıl oldu, feyiz geldi sanan kimse, sapıktır, Deccal’ın askeridir. Kur’an-ı kerimi, zikri ve duayı teganniyle okuyanları dinlememek gerekir. Tatarhaniyye fetva kitabında, (Bunları teganniyle okumak sözbirliğiyle haramdır) buyuruluyor. (Birgivi vasiyetnamesi şerhi)

Hazret-i Ebu Bekir, def için (Şeytanın düdüğüdür) buyurmuştur. (Buhari, Müslim)

Ney denilen çalgıyla veya başka çalgılarla Kur’an, salevat, ezan ve ilahi okumak ve böyle zikir yapmak da bidattir, büyük günahtır. Bazı bidatler, küfre sebep olur. (M. Nasihat)

Şu hâlde defle veya başka çalgılarla ilahi söylemek ve zikretmekten çok sakınmalı. İbadete, bir çalgı aleti olan defin zillisini de, zilsizini de karıştırmamalıdır.

Sadaka adamak
Sual:
Bir kimse 100 lira sadaka adasa, bunu zekât vermesi gereken maldan mı vermesi gerekir?

CEVAP
Evet, zekât malından vermek gerekir. Ticaret malı yoksa, altın verir. Başka maldan veremez. (İhtiyar – İslam Ahlakı)

Günün Sohbeti kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Yolumuzu Aydınlatanlar | Ebu Said Faruki Hazretleri | TGRT

Videolar kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Güzel bid’at olmaz

Sual: Bu millet niye çeşitli sapık gruplara bölünmüştür?
CEVAP
Peygamber efendimiz buyuruyor ki:
(Kıyamete yakın ilim azalır, cehalet artar.) [İbni Mace]

Demek ki, asr-ı saadetten uzaklaştıkça ilim azalacak, cehalet çoğalacaktır. Cahillik çoğalınca da, sapıklar türeyecek, halkı sapıtmaya çalışacaklardır. Sünneti bid’at gibi gösterecekler, bid’atleri de sünnetmiş gibi cilalayıp halka sunacaklardır. Yani hakkı bâtıl olarak gösterecekler, bâtılları hak olarak sunacaklardır. Böyle yapılınca da, o milletin sapıtması kaçınılmaz olur. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Hidayete kavuşan hiçbir topluluk, hakkı bâtıl, bâtılı hak göstermeye çalışmadıkça, dalâlete düşmez, yani sapıtmaz.) [Tirmizi]

Onun için sünneti ve bid’ati iyi bilmeli. Yaptıkları sapıklıklara, kılıf bulmak için, (Güzel bid’at) diyenlere karşı uyanık olmalı. İbadetlerde değişiklik olmaz, ibadeti daha güzel hâle getiremeyiz. Bu şu demektir: (Allah bu ibadeti eksik emretmiş, doğrusu böyle olur) anlamına gelir. İbadette güzel bid’at olmaz. İmam-ı Rabbani hazretleri bunu Mektubat‘ında güzel açıklıyor. Allah ve Resulü iyi bilememiş de, biz mi daha iyisini bileceğiz? Değişiklik yapmaya ne hakkımız vardır? Âdetlerde güzel bid’at olur, bunun mahzuru olmaz. İbadette güzel bid’at olmaz. Teknolojideki yenilikler âdetler içindir, teknolojinin ilerlemesiyle ibadetlerde değişiklik olmaz. Mesela namaz kılıp bunu videoya alıp, namaz vakti gelince bunu seyretmekle namaz kılınmış olmaz. Kasete alınan Yasin-i şerifi kabre götürüp çalmakla, ölüye Yasin okunmuş olmaz. İbadete sokulan bütün aletler bid’attır. Peygamber efendimiz, (Her bid’at sapıklıktır) buyuruyor. (Müslim)

Daha iyi olur sanmamalı, her çeşit değişiklikten çok sakınmalı.

Günün Sohbeti kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Şefaati inkâr etmek

Sual: Ünlü sapıklardan biri, (Şefaat ya Resulallah demek şirktir, çünkü hiçbir peygamber şefaat edemez. Allah’ın izin verdiği meleklerden başkası şefaat edemez) diyor. Hâlbuki Vehhabiler bile artık şefaati inkâr etmiyorlar. Melekler şefaat eder de, onlardan daha üstün olan peygamberler niye şefaat etmesin ki?
CEVAP
Şefaat hakkında birçok âyet-i kerime vardır. Niye Allahü teâlâ bu kadar çok âyet bildirmiştir? (Sadece melekler şefaat eder, başkası şefaat edemez) diyemez miydi? Önce şefaat hakkındaki âyet-i kerime meallerine bakalım:
(O gün, kimse şefaat edemez. Ancak Rahman olan Allah’ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığı kimse şefaat eder.) [Taha 109]
(Bu âyette, Allahü teâlânın izin verdikleri şefaat edecek, başkaları edemez diye açıkça yazıyor. Burada sadece melekler şefaat edecek denmiyor.)
(Rahman olan Allah’ın nezdinde söz ve izin alanlardan başkası şefaat edemez.) [Meryem 87]
(Bu âyette de aynı şeyler bildiriliyor. Meleklerden başkası şefaat edemez denmiyor. Eğer başkaları şefaat edemeseydi, hâşâ Allah bunu bildirmez miydi?)
(Allah’ı bırakıp da, taptıkları putlar şefaat edemez. Ancak hak dine inanıp ona şahitlik eden kimseler şefaat eder.) [Zuhruf 86]
(Putlar şefaat edemez deniyor. Ama hak yoldakilerin şefaat edeceği bu âyette de açıkça bildiriliyor. Sadece melekler denmiyor.)
(Allah, şefaat edene ve şefaat edilene izin vermedikçe, hiç kimse şefaat edemez, şefaati fayda vermez. Kalblerindeki müthiş korku giderilince, [şefaat bekleyenler, şefaat edenlere] “Rabbiniz şefaat hakkında ne buyurdu?” diye soracaklar. Onlar [şefaat edenler] ise, “Hak olanı buyurdu [şefaate izin verdi]” diyecekler.) [Sebe 23]
(Allah’ın izin verdikleri şefaat eder deniyor. Sadece melekler denmiyor.)
(Onlar, Onun [Allah’ın] rızasına kavuşmuş olandan başkasına şefaat etmezler.) [Enbiya 28] (Şefaat yetkisine sahip olanlar bile, ancak Allah’ın hoşnut olduğu kimselere şefaat edebilirler. Sadece melekler denmiyor.)
(Allah’ın dilediği ve razı olduğu kimselere şefaat etmesi için izin verilen, göklerde nice melekler vardır.) [Necm 26]
(Görüldüğü gibi melekler de ancak, Allah’ın hoşnut olduğu kimselere şefaat edebiliyor, Allahü teâlâ kâfirlerden hoşnut olmadığı için onlara şefaat yoktur.)
(Allah’ın izni olmadan kim şefaat edebilir?) [Bekara 255]
(Bu âyet de Allah’ın izni ile şefaat edileceğini gösteriyor. Sadece melekler denmiyor.)
(Allah’ın izni olmadan hiç kimse şefaatçi olamaz.) [Yunus 3]
(Burada da şefaat hakkı ancak Allah’ın iznine bağlıdır. Sadece melekler denmiyor.)
(Bütün şefaatler Allah’ın iznine bağlıdır.) [Zümer 44] (Demek ki, Peygamberler, âlimler ve şehitler gibi çok şefaat edecek kimseler vardır ki, hepsinin şefaat etmeleri de Allahü teâlânın iznine bağlıdır.)

Kâfirlere şefaatçi olmadığını ve putların şefaat edemeyeceğini gösteren âyetleri ehl-i bid’at, Müslümanlara yüklemeye çalışıyorlar, (Peygamberler de şefaat edemez) diyorlar. Şefaate sadece iman ehli kavuşacak, kâfirler şefaatten mahrum kalacaklardır. İki âyet-i kerime meali de şöyledir:
(Artık şefaat edicilerin [peygamberlerin, meleklerin, salihlerin, şehidlerin ve diğer şefaat edeceklerin] şefaati, onlara [kâfirlere] fayda vermez.) [Müddesir 48]
(O gün zalimler [kâfirler] için, ne müşfik bir dost, ne de sözü dinlenecek şefaatçi vardır.) [Mümin 18]
(Âyette zalimlere yani kâfirlere şefaat yok deniliyor, müminlere denmiyor ki. Müminler için de yoktur demek, Kur’anı değiştirmeye kalkmak demektir.)
(Kâfir için dost ve şefaatçi yok) demek, (Müminler için dost ve şefaatçi var) demektir.

Kur’anı kerimi en iyi anlayan Peygamber efendimizdir. Şefaat hakkında birçok hadis-i şerifi vardır. Bazıları şöyledir:
(Kıyamette ilk şefaat eden ben olacağım.) [Müslim]
(Bütün peygamberler şefaat edecektir.) [Buhari]
(Kıyamette peygamberler, sonra âlimler ve şehidler şefaat eder.) [İbni Mace, Deylemi]
(Kıyamette Âdem aleyhisselam bir milyar insana şefaat eder.) [Taberani]
(Akraba, emanete riayet eden, Peygamberiniz ve din kardeşleriniz şefaat eder.) [Deylemi]
(Yemin ederim ki, Osman, 70 bin kişiye şefaat edip, Cehenneme gitmekten kurtarır.) [İ. Asakir]
(Kıyamette abid Cennete girer, âlim ise halka şefaat için bekler.) [İ. Maverdi]
(İmamlarınız şefaatçilerinizdir.) [Darekutni]
(Hacı, yakınlarından 400 kişiye şefaat eder.) [Ramuz]
(Allah indinde Kur’andan daha üstün şefaatçi yoktur. Ne peygamber, ne melek, ne de başkası.) [Taberani]
(Kur’an okuyun! Çünkü kıyamette şefaat eder.) [Müslim]
(Kur’an, okuyanlarına, ya şefaat edecek veya düşman olacaktır.) [Müslim]
(Kıyamette Allahü teâlâ, “Melekler, peygamberler ve salihler şefaatlerini yaptılar. Bundan sonra benim büyük rahmetim kaldı” buyurur.) [Buhari]

Görüldüğü gibi peygamberler de şefaat edecektir. Ancak şefaatler farklıdır. Akrabamızın veya bir hacının şefaati peygamberlerinki gibi şümullü olmaz. Peygamberlerin şefaati de Peygamber efendimizin şefaati gibi olmaz. Hepsi derece derecedir.

Bütün müfessirler, muhaddisler ve fakihler gibi, dört mezhebin imamları da şefaatin hak olduğunu bildirmişlerdir. Bütün âlimlerin en büyüğü olan İmam-ı a’zam hazretleri, (Peygamberler, âlimler ve salihler, günahkârlara şefaat edecektir) buyurdu. (Fıkh-ı ekber)

Başta Peygamber efendimiz olmak üzere bütün âlimler, (Şefaat vardır, şefaat haktır, Peygamberler ve âlimler, şahitler şefaat edecektir) buyururken, şefaati inkâr eden sapıklara inanmak ahmaklık olur.

Günün Sohbeti kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Îmâ ile kılarken

Sual: Ayaklarını kıbleye doğru uzatıp, îmâ ile namaz kılan, imamla yan yana duruyorsa, ayakları imamın ayaklarından ileriye geçmiş oluyor. Bu durumda namazı sahih oluyor mu?
CEVAP
Normal ayakta cemaatle namaz kılarken, ayakların bulunduğu yere itibar edilir. Ayağının topuğu imamın topuğundan ileri olursa o namaz sahih olmaz. Ama îmâ ile kılarken böyle değildir, o zaman topuklara değil, başın bulunduğu yere itibar edilir. Îmâ edenin başı, imamın başının gerisinde veya aynı hizada olursa, ayakları imamın ayaklarının ilerisinde olsa da namazı sahih olur. (İbni Abidin)

Mahremsiz sefere çıkmak
Sual: Vatan-i aslim Adapazarı’dır. Ailem İstanbul’da, Üsküdar’da oturuyor. Beyim, bayrama yakın beni İzmit’e kadar getirip, (Buradan Üsküdar’a yalnız gidebilirsin, çünkü seferilik mesafesinden az) dese, Üsküdar’a kadar mahremsiz gitmem caiz midir? Üsküdar’da 15 günden az kalacağıma göre, seferi oluyor muyum, kurban kesmem vacib midir?

CEVAP
İzmit-Üsküdar arası seferilik mesafesinden az olduğu için mahremsiz gidebilirsiniz. Ancak Adapazarı’ndan Üsküdar’a gitmek niyetiyle yola çıktığınız için seferisiniz. Seferi olunca, kurban kesmeniz vacib olmaz, ama keserseniz iyi olur, sevab olur.

Secde edemeyen
Sual: Ayakta durabilen, fakat secde edemeyen hasta, namazını nasıl kılar?

CEVAP
Hasta, ayakta durabilse de, secde yapamıyorsa, ayağa kalkması gerekmez, oturarak îmâ ile kılar. Ayakta da îmâ ile kılması caizdir. Oturarak îmâ ile kılmak, ayakta îmâ ile kılmaktan efdaldir. (Mülteka, Mecmua-i Zühdiyye)

Günün Sohbeti kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Gece namazı

Sual: Seher vakti uyanıp kaza namazı veya vitri kılan teheccüd namazı da kılmış sayılır mı?
CEVAP
Evet, kılmış sayılır. Gece hangi namaz kılınsa, teheccüd namazı da kılınmış olur. Hadis-i şerifte, (Yatsı namazından sonra kılınan namaz, gece namazındandır) buyurulmuştur. (İbni Abidin)
Gece kaza kılan hem kazasını öder, hem de teheccüd sevabına kavuşur. (Nevadir-i Fıkhıyye)
Demek ki, gece kaza namazı kılan teheccüd namazı da kılmış sayılır, ancak niyet sevabına da kavuşmak için, hem kaza namazına, hem de teheccüd namazına niyet etmeli. Yeni abdest alınmışsa, Sübha namazı da kılınmış olur. Niyet sevabına da kavuşmak için Sübha namazına da niyet etmeli.

Vitirde aynı sûreleri okumak
Sual: Vitir namazında Asr, Kevser ve İhlâs’ı devamlı okumak mekruh olur mu?

CEVAP
Vacib olan Vitir namazı, sûre okuma yönünden nafile gibidir. Yani nafilelerde olduğu gibi, vitirde de hep, Asr, Kevser ve İhlas sûrelerini okumak mekruh olmaz. Yani nafile namazların aynı rekâtlarında aynı sûreleri okumak mekruh olmaz.

Îmâ ile kaza etmek
Sual: Sağlamken kılınmayan namazları hastayken teyemmümle ve îmâ ile kaza etmek caiz midir?
CEVAP
Evet, caizdir, kaza ettikten sonra sıhhati düzelse, tekrar kılması gerekmez. (Dürer, Mecmua-i Zühdiyye)

Günün Sohbeti kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Kâinatta tesadüf yoktur

Sual: Bir ateist, (Bugün fen ve teknik çok ilerledi, gittikçe de ilerliyor, artık evrende görülen her şeyin kendi kendine tesadüfen meydana geldiği bilimsel olarak meydana çıkıyor. Bundan sonra tanrıya inanan kimse kalmayacaktır) diyor. Her şeyin tesadüfen olduğu bilimsel olarak nasıl meydana çıkıyor ki?
CEVAP
Bu tamamen uydurmadır, safsatadır. Zerre kadar aklı ve ilmi olan böyle konuşamaz. Aksine teknik ilerledikçe, kâinatın büyüklüğü ve muazzamlığı meydana çıkıyor, gerek insan vücudunda ve gerekse kâinatta tesadüflere yer olmadığı, her şeyin çok mükemmel yaratıldığı daha iyi anlaşılıyor. Teknik ilerledikçe, bunlar daha da iyi anlaşılacaktır. Hiçbir şey rastgele ve lüzumsuz değildir. Her şey hikmetle ve insanların faydası için yaratılmıştır. Ne insan vücudunda faydasız bir organ, ne de kâinatta faydasız bir madde vardır. Hepsi insanların hizmetine verilmiştir. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(Görmüyor musunuz ki, Allah, yerdeki [su, taş, toprak, ot, ağaç, meyve, sebze, tahıl, hayvan, maden, ateş, hava, gaz, tuz, petrol gibi] her şeyi ve emri [suyun kaldırma kuvveti ve yer çekimi gibi kanunları] uyarınca denizde yüzen gemileri sizin hizmetinize verdi. İzni olmadıkça, gökleri [göklerdeki yıldızları, galaksileri, gezegenleri birbirleriyle çarpışmaktan ve] yer üzerine düşmekten korur. Çünkü Allah, insanlara çok şefkatli ve çok merhametlidir.) [Hac 65; Beydavi, Celaleyn, Medarik ve Razi tefsirleri]
Allahü teâlâ, (Yerdeki her şey) buyuruyor. Tefsir âlimleri, yerdeki her şeyin ne olduğunu açıklamışlar, su, taş, toprak, ot, ağaç, meyve, sebze, tahıl, hayvan, maden, ateş, hava, gaz, tuz, petrol gibi şeyler olduğunu bildirmişlerdir. Bunların insanlığa olan faydalarını herkes bilir. Kâinatta yaratılan hiçbir şey, biz neye yaradığını bilmesek bile, lüzumsuz değildir. İnsan vücudundaki organlar da böyledir. Hiçbir organımız lüzumsuz değildir.
Yer çekimi kuvvetini yaratmasaydı, suya kaldırma özelliği vermeseydi, balıklar, gemiler nasıl yüzecekti? Bunların faydaları da yine insanlar içindir. Fen adamlarının keşifleri, buluşları da böyledir. Allah bunları yaratıyor, insana akıl veriyor, fen adamı da buluyor, insanlığa faydası oluyor. Var olan şeyler bulunuyor, yoktan yaratılmıyor.
Güneş etrafında dönen gezegenler, güneşe ve dünyaya çarpsa, dünya diye bir şey kalmaz, her yer toz duman olur. Bütün gezegenleri birbirine çarptırmadan ve dünyamıza zarar vermeden döndüren muazzam kudreti inkâr etmek kadar büyük ahmaklık olur mu? Cenab-ı Hak, (Bunları sizin üzerinize düşürmüyoruz) buyuruyor. Bunlar kendiliğinden dönmüyor. Güneşin ısısı, ışığı asırlardır hiç eksilmeden devam ediyor. Belli bir yörüngede dönüyor. Dünyaya çok yakın olsa yanar kül oluruz. Dünyaya çok uzak olsa soğuktan ölürüz. Havadaki oksijen ve karbondioksit oranları güneşin sebep olduğu botanik olaylarla sabit kalmaktadır. Havadaki %21 oranındaki oksijen biraz yükselse her tarafı alevler sarar. %21 altına düşse bu defa da her tarafı buzlar kaplar. Karbondioksit çok yükselse insanlar zehirlenir. Bunlara tesadüf demek, ilme aykırı olduğu gibi, büyük bir akılsızlığın ürünüdür. Hiçbir ilim sahibi akıllı kimse, bu bilimsel gerçekleri inkâr edemez.

Günün Sohbeti kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Sütkardeşlik

Sual: Sütkardeşlikte ölçü nedir?
CEVAP
Şu beyitte bildiriliyor:
Sütana baba akrabasının hepsi,
Sütçocuk evladı, zevc veya zevcesi.
Birinci mısraın açıklaması şöyledir:
Bir çocuk bir kadından süt emerse, emdiği kadın onun sütannesi olur, kadının kocası sütbabası olur. Aynen kanla olan akrabalık gibi olur. Sütannesinin kız kardeşi teyzesi olur, erkek kardeşi dayısı olur. Sütannesinin annesi büyük annesi olur. Sütannesinin bütün çocukları onun kardeşi olur, bunların çocukları da yeğenleri olur. Yani sütannesinin torunları bunun yeğenleri olur. Hiçbirisiyle evlenemez. Sütbabasının akrabaları da aynıdır. Sütbabasının erkek kardeşleri amcası olur, kız kardeşleri halası olur. Sütbabasının babası onun dedesi olur. Torunlarının hepsi onun yeğeni olur.
İkinci mısraın açıklaması şöyledir:
Sütçocuğun kendisi gibi, onun çocukları da, sütanneye, sütbabaya mahremdir. Sütkızın kocası, sütoğlanın hanımı da, sütanneye, sütbabaya mahremdir.
Sütkardeşin sütkızı da mahrem olur.
Bir kaide de şöyledir: Bir kadını bir çocuk emse, o çocuğa bu kadının bütün çocukları mahremdir, hepsi sütkardeş olur. Süt emziren kadına ise, sadece emzirdikleri mahrem olur, emzirmedikleri mahrem olmaz.

Günün Sohbeti kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Sebeple yaratmak


Sual: İmamı- Rabbani hazretleri, ikinci cildin 62. mektubunda, (Allahü teâlâ, birçok düzen ve fayda için, her şeyi sebeple yaratmaktadır. Eğer, her şeyi sebepsiz olarak, hemen yaratsaydı, âlemde nizam, düzen kalmaz, karmakarışık olurdu) buyuruyor. Bu ifade örneklerle biraz açıklanabilir mi?
CEVAP
Allahü teâlânın âdeti şöyledir ki, her şeyi sebeplerle yaratmaktadır. Böylece, madde âlemine ve sosyal hayata düzen vermektedir. Sebepsiz yaratsaydı, âlemdeki bu nizam, bu düzen olmazdı. Mikroplar hastalığa, bulutlar yağmura, güneş hayata, katalizörler birçok kimya reaksiyonlarının hızlanmasına ve hayvanlar, bitkisel maddelerin et, süt, bal hâline gelmelerine, yapraklar organik maddelerin sentezine sebep oldukları gibi, insanlar da, uçak, otomobil, ilaç, elektrik motorlarının ve daha nice şeylerin yapılmasına sebep olmaktadır. Bütün bu sebeplere kuvvet, tesir veren Allahü teâlâdır. İnsanlara fazla olarak akıl ve irade de vermiştir. Sebeplere, vasıtalara yaratıcı denmez.
(S. Ebediyye)
Canlı cansız bütün varlıkların bir düzen içinde olduklarını görüyoruz. Her maddenin yapısında, her olayda, her reaksiyonda, hiç değişmeyen nizam, matematik bağlantılar olduğunu öğreniyoruz. Bu düzenleri, bağlantıları, fizik, kimya, astronomi ve biyoloji kanunları diye isimlendiriyoruz. Bu değişmez düzenden faydalanarak, sanayii, fabrikalar kuruyor, ilaçlar yapıyor, aya gidiyor, yıldızlarla, atomlarla bağlantı kuruyoruz. Radyolar, televizyonlar, bilgisayarlar ve internet siteleri yapıyoruz. Mahlûklarda, bu düzen olmasaydı, her şey rastgele olsaydı, bunların hiçbirini yapamazdık. Her şey çarpışır, bozulur, felaketler olurdu. Her şey yok olurdu. Varlıkların düzenli, bağlantılı, kanunlu olmaları, bunların kendiliklerinden, rastgele var olmadıklarını, her şeyin bilgili, kudretli, gören, işiten, dilediğini yapan bir varlık tarafından var edildiklerini göstermektedir. O, dilediklerini var etmekte ve yok etmektedir. Her şeyi var etmeye ve yok etmeye, başka şeyleri sebep yapmıştır. Sebepsiz yaratsaydı, varlıkların birbiri arasında bu düzen olmazdı. Her şey karma karışık olurdu. Onun varlığı da belli olmazdı. Hem de, fen, medeniyet hâsıl olamazdı.
(İ. Ahlakı)
Allahü teâlâ varlıkları sebeplerle yaratmasaydı, dünyada hiç düzen olmazdı. Mesela yer çekimi kanunu yaratmasaydı, hiçbir şey yerde duramaz, hepsi havada uçardı. Rabbimiz, suya kaldırma kuvveti vermeseydi, gemiler, balıklar yüzemezdi. Biyoloji kanunlarını yaratmasaydı, çocuk olmazdı. Kimya kanunlarını yaratmasaydı ilaçlar olmazdı, ineğin yediği ot, et ve süt hâline gelmezdi, arı bal yapamazdı. Bunlar gibi daha yüzlerce, binlerce örnek verilebilir.

Günün Sohbeti kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Misk kokulu Abdülmuttalib

Peygamber efendimizin babası Hz. Abdullah, Resulullahın dünyayı teşrifinden önce vefat ettiği için dedesi Abdülmuttalib O’nu himayesine almıştı.
Abdülmuttalib‘in esas ismi Şeybe‘dir. Şeybe, babası Haşim vefat ettiğinde, daha çocuktu. Bir gün Medine’de dayılarının evi önünde arkadaşlarıyla ok talimleri yapıyordu. Onları seyreden büyükler, Şeybe’nin alnında parlayan nurdan, onun şerefli bir kimsenin oğlu olduğunu tahmin ederek hayran kaldılar.
Ok atma sırası Şeybe’ye geldiğinde, yayını gerip hedefe okunu saldı. Ok, tam isabet edince, o heyecanla; “Ben Haşim’in oğluyum. Elbette okum hedefini bulur!” dedi. Onun bu sözlerinden, Mekkeli Haşim’in oğlu olduğunu anladılar.
O sırada Haşim vefat etmişti. Abdü Menaf oğullarından biri Mekke’ye döndüğünde, Haşim’in kardeşi Muttalib’e; “Medine’de bulunan yeğenin Şeybe çok akıllı bir çocuk. Alnında da herkesi hayran bırakan bir nur parlıyor. Böyle kıymetli bir çocuğu yanınızdan ayırmanız doğru mu?” dedi.
Bunun üzerine Muttalib, hemen Medine’ye gitti ve yeğeni Şeybe’yi alarak Mekke’ye getirdi. Mekke sokaklarında; “Bu çocuk kimdir?” diye soranlara da; zarar vermemeleri için “Kölemdir” derdi. Bundan sonra Şeybe’nin ismi, Muttalib’in kölesi anlamına gelen Abdülmuttalib olarak kaldı.
Abdülmuttalib’in mübarek bedeninden misk kokusu gelirdi. Alnında, Allahü teâlânın habibi Muhammed aleyhisselamın nuru parlar, etrafına hayırlar, bereketler saçardı. Her ne zaman Mekke beldesine yağmur yağmayıp kıtlık olsa, Mekkeliler Abdülmuttalib’in eline yapışıp kendisini Sebir dağına çıkarırlar, dua etmesi için ona yalvarırlardı.
O da kimseyi kırmaz, Allahü teâlâya yağmur ihsan etmesi için dua ederdi. Cenab- Hak da, Abdülmuttalib’in alnında parlayan sevgili Peygamberimizin nuru bereketine duasını kabul eder, bol bol yağmur gönderirdi. Böylece Abdülmuttalib’in günden güne kıymet ve itibarı çoğaldı.
Mekkeliler onu başlarına reis seçtiler. Ona karşı gelen olmaz, emri altına giren de rahat ve huzur bulurdu. O devrin hükümdarları da, Abdülmuttalib’in faziletini ve büyüklüğünü tasdik ederlerdi. Sadece İran kisrası çekemez, açık ve gizli olarak ona düşmanlık beslerdi.
Abdülmuttalib, Hanif dinine tabi olup, Müslüman idi. Bu din, dedelerinden İbrahim aleyhisselamın dini idi. Bu sebeple, hiç bir zaman puta tapmadı ve hatta yanlarına bile yaklaşmadı. Kabe’nin etrafında Allahü teâlâya dua eder, ibadetlerini yapardı.

Günün Sohbeti kategorisine gönderildi | Yorum bırakın